Feeds:
Posts
Comments

Posts Tagged ‘Ürünlü Kültür Köyü’

Bugün 2011 yılının
31 Temmuz Pazar günü. Gökhan -Zeki bey
önderliğindeki Ürünlü Kültür
Köyü Doğa ve Fotoğraf
gezisine katıldım. Bu geziye dair biraz bilgi vermeyi
arzuluyorum. Beni geziye çeken en önemli faktörlerden biri dünyanın 3. büyük
yeraltı gölü olan Altınbeşik mağarasıydı ve onunla ilgili de birazdan bilgi
vereceğim. Bugün aynı zamanda Fransız yazar, Aydınlanma Çağı’nın önemli ismi,
aklın savunucusu, yaman bir adam olan üstat Denis
Diderot’un
ölüm yıldönümü; hem yazar hem de felsefeci olan Diderot 31 Temmuz 1784 yılında yaşama
veda etmiş. Onun bir sözüyle yazımın resmi başlangıcını yapıyorum: “Yalanın faydası bir defa içindir, gerçeğin
faydası ise sonsuz ve ölümsüz.”
Hatta bir sözünü daha aktarayım: “Felsefeye ilk adım inançsızlıktır.” Ve
dahi onun en güzel sözlerinden biri de şudur: “Büyük bir ormanda kayboldum ve önümü görmek için küçücük bir ışığım
var. Orada yanıma biri gelir ve der ki: ‘Kardeşim, yolunu daha iyi bulmak
için mumunu söndür.’ O birisi bir ilahiyatçıdır!”
Evet, “Işıktan
vazgeçme, ey İnsanoğlu!” diyerek kendi sözümle bu bölüme nokta koyayım.

Etkinliğin fotoğrafları
aşağıdaki linkten görülebilir:

https://picasaweb.google.com/ildanmmi

Ürünlü köyü Türkiye’nin değişik yörelerinde mevcut;
bizim gittiğimiz yer Antalya’nın İbradı (Aydınkent) ilçesine bağlı olandı. İbradı’nın
üzümü meşhurdur; üzüm festivali yaparlar ve de epeyce hukukçu çıkmıştır oradan.
28 Temmuz Perşembe günü gece yarısı otobüsle 27 numaralı perondan, her türden
tuhaf insanın olduğu ilkel AŞTİ’den Konya
yönüne hareket ettik; insanların “Dünya
Kenti Konya”
sloganıyla uyutulduğu Konya’dan
sonra Zirve tesislerinde mola verdik. Buraya kadar 5 saat civarında sürüyor. Akseki yol ayrımına geldik. Kardelen çiçeğinin
anayurdu olarak bilinir Akseki; Zirve
tesislerindeyken, Toroslar’ın
uzantısı olan Giden Gelmez Dağları’nı
da uzaktan gördük. Bu dağa daha tırsıtıcı isimler de verebilirlermiş: “Giden Ayvayı Yer Dağları” ya da “Giden Mortu Çeker Dağları!” Şaka bir
yana bu dağda maalesef epeyce bir ölümlü kaza yaşanmış; avcılık yaparken mağara
inişinde düşerek ölenlerden tutun mantar toplamaya gidip de kayaya başını
çarpanlara dek yöre halkından ve dışarıdan gelenlerden yaşamını yitirenler
olmuş. Doğada pürdikkat içerisinde olmak her zaman iyidir! Kazaların önemli bir
bölümü “Artistlikten” veyahut cahilce bir aşırı güvenden kaynaklanır; ahmak
insan çoğu kez kendisine aşırı güvenlidir; evreni ve kanunlarını da bilmediği
için kendisini bir şey sanır!

Akseki yolu Alanya’ya kadar gider. Biz, buraya
sapmayıp biraz daha gittik ve İbradı
yol ayrımına geldik. Burada Çetinkaya
Beyle buluştuk; kendisi köyün bakkalı ve 2 gün boyunca da köy minibüsüyle
ulaşımımızı sağlayan kişi, ismini şu an itibarıyla hatırlayamadığım için
soyadını kullanacağım. Köye ait 2 minibüs var; ilginç olanı buydu. Koltuklarının
yönü basit bir ray sistemiyle değişebiliyordu, ama arka koltuklara oturmak
biraz işkenceydi.  Ürünlü’ye giderken Emiraşıklar
köyünden geçilir.  Bu köyde Emir ve Genç
dede türbeleri varmış. Akşahap yol
ayrımını geçtikten sonra Üzümdere yol
ayrımı görünür. Oraya sapmadan ilerleyince İbradı’ya
gelinir. Buranın merkezinde bir Arapastığı
kestane ağacı vardır. 122 yıl önce bir Arap hizmetçi İbradı’da yangın çıkartmış, pek çok ev yanmış ve de hizmetçi bu
1100 yaşında olduğu iddia edilen ağaca asılmış. Doğru mudur atmasyon mudur
bilemem! İbradı’dan sonraki durak Ormana’dır ya da Ardıçpınarı’dır. Ormana
güzel bir sözcük. Sonrasında Unulla’ya
yani incirleriyle ünlü Ürünlü’ye
gelinir. İlçeler göç vermişler ve büyük kentlere dağılmışlardır; mesela
İbradılılar İstanbul’a ve Ürünlüler
de Bursa’ya gitmişlerdir.

1027 metre rakımlı
İbradı’dan Ürünlü 7 km kadardır. Ürünlü’ye
uzaydan baktığımızda güney batısında Manavgat
görünür, güneydoğusunda da Antalya,
Sıcaklar Presesi
ya da Çöller
Kraliçesi
! Artık 50’li dereceler Antalya’da
sıkça görülmektedir, Türkiye çölleşmekte, kelleşmektedir; bu yıl ne kadar orman
yanacaktır? Kaç yüz bin ağaç çoğu kez bir ahmağın ya da kötü niyetli bir hainin
ateşiyle yok olacaktır ve beceriksiz yöneticilerin zayıflığına, kaplumbağa hızında
çalışan akıllarına, yetersiz zekâlarına kurban gidecektir? Bu ülkeyi
çölleşmekten ancak bir deha kurtarır, ötekiler ülkeyi çöle götürürler ve orada
kuma gömerler!

Anladığım
kadarıyla Ürünlü’de öteki
köylerimizde olduğu gibi bir kültürel değer yitimi yaşanmıştır ve köylüler de ODTÜ
Mimarlık Fakültesi’nden görüş istemişlerdir. Böylece kapsamlı bir Kültür Köyü Projesi geliştirilmiştir. Bu
olayın başlangıcı 2005 yılıdır, yani çok da eski değildir. Başka üniversiteler
de projeye destek vermişlerdir. Projenin öteki Toros köylerine de yayılması arzu edilmekte.

Köy meydanında
inip eşyaları kalacağımız yere taşıdık. Ürünlü’nün
rakımı 850’dir, nemi göreceli olarak azdır; akşamları odada yatmaya izin
verecek kadar serinlik vardı. Unulla,
köyün eski ismi; değirmenlerden dolayı böyle denmiş. Bizim kaldığımız yer için
biraz eskimsi diyebilirim, ancak Zeki Cengiz
beyin Konukevine oldukça yakın olması iyiydi. Biz kaldığımız yerden 1-2 dakika
uzaktaki Konukevine giderek kahvaltı ve yemek işlerini orada yaptık; Konukevi henüz
kullanım için uygun değil ancak Zeki bey burayı bir konukevi olarak hizmete
açmakta kararlı görünüyor. Üstat Charles
Darwin’in
belirttiği ilkelere sadık kalarak, bölgeye hızla adapte olduk; başlangıçta
kapı önünden ve bazen de evin içinden geçen karınca otobanlarına şaşırsak da
sonra alıştık. Karıncalar mekanik canlılar; tek bir amaca odaklanmışlar: Yemek
kırıntısı bul, yuvaya taşı ve hiç durma, hiç yorulma, koş, koş, koş!

Sabahkikahvaltıları Zeki bey, Gökhan ve Zeki
beyin eşi Begümşen hanım
hazırladılar. Begümşen hanım ODTÜ
Yabancı Diller bölümünde çalışıyor; Sosyal Antropoloji ve Tango dersleri vermek
gibi değişik aktiviteleri var. Ben ilk günkü kahvaltıyı biraz zayıf yaptım. Teneke kutusundan pratik
bir ocak yapılmış; samanlarla başlayıp dallarla devam edilerek ateş yakılıyor;
odun ateşi özellikle gece enfes bir görsellik sunuyor. Yörenin ürünü zeytinin
ilginç bir tadı vardı. Ben daha çok taze beyaz peynirden ve omletten yedim;
ayak kokulu bir tulum peyniri vardı, onu pek tercih etmedim! Taze peynir
güzeldi ve lezzetliydi. Kahvaltı en az 300 yıllık bir asmanın altında
yapılıyordu. Zeki bey oldukça çalışkan biri, efendi, saygılı biri ve köy
hakkında çok şey biliyor; yemek işlerinden de iyi anlıyordu, zaten daha önce
bir lokanta işletmeciliği de yapmış. Köyde kimi görsek “Benim akrabam!”
diyordu. Yakındaki Ormana köyünde de
çokça tanıdıkları vardı. Aile tarihlerini 300 yıldan eskiye götürebilmişler.

Köyün camisi hemen
yanımızdaydı, arkada görkemli bir seyirtepesi vardı. Pembe renkli domatesleri
ve peynirleri yiyip Toros dağlarıyla
çevrili bu köyde turladık. Köy meydanındaki kahvehane önü her zaman doludur. Orada
bazen karşılıklı söz atışmaları, tartışmalar yaşanır. Ben kahvehaneleri ve o
kültürü pek sevmem. İnsanların saatlerce bir sandalyeye oturarak kaya gibi hareketsiz
durup boş boş laflamalarını pek sevimli bulmam. Ancak bunlar da kültürün bir
parçasıdır. Orada
muhakkak ki köyün sorunları da konuşulur ve bir çözüm bulunmaya çalışılır diye
umut etmekteyim!

Yörenin meşhur
düğmeli evlerini gezdik. Evlerin duvarlarından dışarıya onlarca tahta parçaları
çıkıntı yapmışlardır ve bunlara düğme derler. Bu tanımlama bana pek doğru
gelmedi. Kirpi evler ya da Kazık evler dense belki daha doğru olurdu; evlerden dışarı sanki kirpi
okları veyahut kazıklar çıkmıştır. Pencerelerden sarkan nineleri fotoğrafladık.
Bazen bunları doğrudan çekmek istediğinizde içeri kaçarlar; o yüzden taktik
olarak biri nineyi lafa tutar, öteki çeker! Tanıdık bir teyzenin evini,
odalarını gezdik; tahta tavanlardaki oymaları ve bazen de duvardaki
kertenkeleleri görüntüledik. Eski fotoğrafları inceledik; insan bir vardır, bir
yoktur. Bu kadar kısa bir yaşama sahip olmasına rağmen aptallıklarıyla,
çekişmeleriyle didişmeleriyle, savaşlarıyla, açgözlülüğüyle bütün yaşamını heba
eder!

Daha sonra Bağ Evi’ne
gittik. Burası Zeki beye ait çok güzel bir yer; harika bir manzarası var ve
tatlı bir serinliği. Geceleri burada binlerce yıldız insana tepeden bakar ve “Küçüksün İnsanoğlu der, ama çok da
kibirlisin!”
Sonra uzaklarda bir baykuş öter ve yıldızları doğrular! Bağ
evi de bir konukevine dönüştürülebilirse ve belirli standartlara
kavuşturulabilirse Ürünlü’ye gelen
herkesin ilk kalmak istedikleri bir yere rahatça dönüşebilir. Buraya yakın bir
ev daha gezdik: Nurhayat Varol’un evi,
yine asırlık evlerden. Nurhayat,
buralarda 6 ay kadar kalıyor; yanılmıyorsam kendisi ODTÜ Bilgi İşlem Dairesi’nde
çalışmış. 20 ya da 30 bine evi almış, 20 de masraf yapmış. Köylüler onu
benimsemişler. Köy yaşamına alışmış; Satı
ve Mediha onun evinde kaldılar. Galiba
evde ya da bahçede yılan görmüşler ama sorun yapmamışlar. Kır yaşamında bunlar
doğaldır; eğer görmüyorsanız doğal değil ve tuhaftır! O evi de gezdik.
Odalardan biri bir ahırmış ki genelde bu evlerde giriş katları ahır olarak
kullanılmış; oturduğumuz taş bir zamanlar bir yalakmış! Oturulup sohbet edilip
kahve içildi. Fal için kalanlar oldu, işte o arada biz Bağ Evi’ne gittik. Sıcak artmıştı ve biraz uyutuyordu. Ürünlüler, yarı uyanık yarı uykulu
duruma “ımızgama” diyorlar! Güneşle
birlikte ımızgamalar arttı!

Köy meydanında bir
süre köy eşrafından diye bildiğim Yakup
beyin şiirlerini dinledik; aşk-meşk-sevgili şiirleri; kendisi 75 yaşında,
ağzında cigara, elinde baston!.. Köyde üzüm, ceviz, nar ve incir gibi çok
çeşitli meyve ağaçları gördük. Ürünlü
(Ya da başka bir deyişle Unulla) köyünde
bir kahvaltı yaptıktan sonraki programımız görmeyi istediğim Altınbeşik mağarasıydı. Altın fiyatları
da tavan yapmışken belki biraz altın bulunabilirdi orada! Altın? En önemli altın sağlıktır
ve de neşedir!
Mağara, Ürünlü
köyünün tam doğusunda yer alır. Bu bölge Milli Park ilan edilmiştir ve bütün
böyle güzel yerler Milli Park ilan edilmelidir bence. Dik bir dağın dibindeki Altınbeşik
bir düdendir, yani kireçli (kalkerli) yerler suda erimiş ve çukurlar oluşmuştur
ve çukurlar sularla dolmuştur; elbette bunun oluşumu milyonlarca yıl almıştır;
130 yıl aldığı söylenir. Köyden 5 km’lik bir patika yolla mağaraya
ulaşılabilmektedir. Mağaraya girmek, Toros
dağlarının içine girmek demektir! Mağaranın uzunluğunun 2,5 km olduğu söylenir
ve de tavanı da nerede bilmiyorum ama bir yerlerde 101 metre yüksekliğe ulaşır.
Esasen o bölgede 100 km’lik bir yer altı su sistemi vardır. Mağara Alanya’ya da sadece 130 km’dir.

Zeki bey mağaranın
üstündeki dağda altın otu olduğunu söyledi. Latince ismi
: Ceterach officinarum
ya da Fransızların dediği gibi ölmez çiçek! Mağara,
1966 yılında jeolog Temuçin Aygen
tarafından keşfedilmiş. Aygen, Türkiye’nin
ilk mağara araştırmacısıdır. Bu altın otu yanında mağara içinde beşiğe benzeyen
bir yapı var. Bu iki isim birleştirilip Altınbeşik
olmuş.

Biz 850 rakımlardan 400’lü
rakımlara kadar indik. Daha önce mağaraya yol yokmuş; yoldan yürüyerek sanırım 1 saatten
fazla sürer; çıkışı da 1.5 saat dersek, bir şekilde Ürünlü’den yoldan yürüyerek gidip gelmek 3 saat kadar alır. Biz minibüsle
gittik; uçurumlu ama manzaralı bir yoldu. Bizden başka kimse yoktu.
Yanılmıyorsam bize Yılmaz bey eşlik
etti. Mağara önünde 3 kayık var ve bir de içeriyi aydınlatmak için bir
jeneratör. Yüzlerce yıllık çınarların serinliği altında oturup karpuz-peynirle
karnımızı doyurmadan önce mağaraya kayıkla girdik. Zeki bey kaptanlık yaptı. Mağarada
tatlı bir serinlik vardı ve hiç üşütmüyordu. Doğal bir taş köprünün altından
geçtik. 2 vardiya oldu; önce biz gittik, sonra Gökhan’lar. Etkinlikteki aileden biri olan İsmail beyin kızı Leyla Duru meraklı gözlerle ve heyecanla
mağarayı inceliyordu, ona ve annesine can yeleği giydirildi. Küreklerden
damlayan suların sesleri pek hoştu. Nasuh
Mahruki’nin
düştüğü beyaz travertenlerle kaplı alanda durup 200 metre
uzunluğundaki gölde turumuzu tamamlayarak geri döndük.  İçerideki dinginlik müthiş dinlendiriciydi. Nurhayat, buraya dolunaylı gecelerde köyden
yürüyüş yaptıklarını anlatmıştı ki sanırım bu bölgeye bir gece yürüyüşü çok
esrarengiz olabilirdi.

Mağara sonrası benim en
sevdiğim etkinliğe geldi sıra. Narlıca alanına  (Narlıca kanyonuna) iniş! Mağaradan bir süre
yukarı çıktıktan sonra belli belirsiz bir patika önünde durduk ve yerel
rehberle inişe geçtik. Biz Ankara’dan 9 kişi gelmiştik; iniş biraz riskli
olduğundan bizden sadece 4 kişi katıldı, Satı
da tecrübeli bir yürüyüşçü olduğu için geldi. İsmail bey, tabanı çıkık Salomon
ayakkabısını bezle bağlamıştı. Düşüp kayaya oturanlar oldu; dikenler bacak
kanattı ve yarım saat sonra Manavgat çayına ulaştık. Sıcaklık 37 derece
kadardı. Aşağı iniş müthiş terletti; ben bu patikaya “Türk hamamı” patikası
dedim. Zeki bey buraya ileriki bir zamanda bir taş döşemeyi düşünüyor. Günler
alacak bir proje ama güzel bir proje! Manavgat çayı coşkuyla akıyordu; doğrusu
içine düşmek istemezdim, çünkü en kısa sürede karaya çıkacak nokta bulamazsanız
suyun gücü sizi kayalara vurmaya başlar! Gökhan otomatik makine çekimleri
yaptı; Yılmaz bey balık avlamaya çalıştı ve yukarıda kalanları hatırlayarak
geri tırmandık. Uzun zamandır hiç böyle terlediğimi ve vücudumun alev gibi
ısındığını hatırlamıyorum, tamamen su içinde kaldım. Oldukça hızlı çıktık. Büyük
İskender’in o bölgede sanırım bir köprüsü varmış ama maalesef onu görmek için
zamanımız yoktu.

Güneş batmaktaydı; köye geri
geldik. Evde sıcak su vardı. Ben, elektrikli şofbenin duşunu güneş enerjisi
olan musluğa taktım ve böylece duş kolaylaştı. Hızla kirlileri yıkadım. Sık sık
ve az az yiyen biri olarak çok uzun ara verilerek yeme olayı bana pek
uymuyordu ve acıkıyordum. Gece hızla yaklaşmaktaydı. Ormana’dan sıcak pide ekmek geldi. Ben, tabak diziminden başka bir
şeye karışmadığım için bir ekmeğe yumuldum. Zeki beyin güzel tencere setleri
vardı. Sıkı yedim. Akşam, asma altında sohbet edildi. Yorgunluk olduğundan herkes
odalarına çekilip uyudu.

Ertesi gün Üzümdere yürüyüşüne başladık ; uzaklardan Handas mağarasını
gördük. Hava kavuruyordu. İki arkadaş daha
bize katılmışlardı. Yasin ve Zeki. Samimi ve iyi insanlardı; oldukça
pozitiflerdi. Begümşen hanım
kendisini yeni gelen Zeki’ye tanıtırken şöyle espiritüel bir olay yaşanmış: “Merhaba,
ben Begümşen; Zeki’nin eşiyim.” Yeni
arkadaş da yanıt vermiş: “Ben de Zeki!” Daha sonra küçük sevimli kız Leyla Duru’nun
halası da Antalya’dan gelerek ekibe
katıldı. Koca çekirgelerin arasından, ölü yengeç kalıntılarının, erimiş
reçinelerin yanlarından geçip Üzümdere
kıyısına vardık. Suyun soğuk olduğunu tahmin ediyordum ama bu kadar soğuk
olduğunu değil! Dışarısı gölgede 37 derece, güneşte belki 45-50! Su ise 9 derece
kadar; buz gibi, nefes kesiyor. İlk oraya gelenlerden olduğumdan suya girip
biraz içinde yürüdüm, ayaklarım uyuştu, kırmızı oldu. Sonrasında 3-4 kez dalıp
kısa yüzsem de bir-iki dakikadan hatta saniyelerden fazla kalınmıyor! Güneşte hemen
ısınmak gerek; vücut çakı gibi oluyor.

Çok fena atsinekleri vardı, ısırıyorlardı.
Bunlar sivrisinek gibi kam emebiliyorlar. Benim bacakları ısırınca kırmızılık
yapmadı ama çoğu bacakta sivrisinek tarzı izler bıraktı. Su gerçekten çok
güzeldi. Alışkın köylü bir çocuk bizden daha uzun suda kalabiliyordu ama
kesinlikle bir limit vardı, kutupsal serinlik vücudu uyuşturuyordu. Öğle yemeği Alabalık Vadisi’ndeki
bir alabalık tesisinde yendi. Balıklar taze ve lezzetliydi; çınarlar serin ve
heybetliydi. Üzümdere canlı alabalık
restoranını da geride bıraktık. Gökhan,
küçük Leyla için Kuzu ya da Kuzucuk lakabını takmıştı ve o da buna alıştı. Leyla 4.5 yaşında ve ana okula gidiyor
ama akıllı ve uslu bir çocuk ve dayanıklı da bir çocuk! Babası İsmail bey de ODTÜ Havacılık bölümünden;
eşi Berrin hanımla birlikte uyumlu bir aileydi.

İbradı üzerinden Başlar
köyüne gittik. Hedefimiz Eynif
ovasıydı; burası mera alanıdır ancak köylüler Eynif’in organik tarıma açılmasını istiyorlar. Başlar köyü, Eynif’in kuzey ucudur. Sanırım bu ova
yüzünden Ormana (Erymna) ve Başlar köyü
arasında ölümlü kavgalar yaşanmıştır. Neden derseniz çünkü insanoğlu aptaldır
derim! Kavga varsa aptallık ve ilkellik vardır! Ovanın etrafı dağlarla
çevrilidir, hayvanlarla doludur. Yılkı atlarını ovanın her yerinde görmek
mümkündür. Artık atlara ihtiyaç azaldığından bu talihsiz köleler
özgürleştirilmiş ve böyle doğal ortamlarda çoğalmışlardır. Burada bazen Nurhayat bazen de Gökhan atları koşturarak “Koşan at” fotoğrafı” çekmemiz için bir
ortam yarattılar. Piknik alanındaki soğuk su kaynağında, Psidya ülkesinde yine karpuz yedik. Burada Gülşen “ne kadar süre
soğuk suda ayağınızı tutabilirsiniz” yarışmasına katıldı ama ben doğa
fotoğrafları çekimine gittiğimden yarışmanın sonucunu bilmiyorum. Karısını
salıncakta sallayan dedelerden, kutsal kitabı hatmetmeye çalışan ninelere kadar
değişik tipten insanlar gördük ve güneş battıktan sonra Tol Han harabelerine uğradık. Toka,
Karadağ
ve Cimriği dağları
içindeki ovada bulunan bir handı burası. 20 dakikalık bir yürüyüşle binlerce çekirgenin
arasından geçip Tol Han’a vardık.

Tol Han için Anadolu Selçuklularından kalma
kervansaray denir ama bana pek de öyle gelmedi, oldukça eski zamanlara ait
olmalı. Sanırım harabelerde bir yazıt bulunamamış ya da iyice araştırılmamış.
Hiçbir levha, hiçbir açıklama yok. Kargıhan’ı
da bu han gibi Alaaddin Keykubat
yaptırmıştır şeklinde bilgiler de var. Han’ın çevresinde çok sayıda kuzgun
uçuyordu; batan güneşin dağların zirvelerindeki görünümü eşliğinde bu hanın Stonehenge misali gizemli bir görünümü
olduğunu söyleyebilirim. Esrarengiz kemerlerinin içinden çiçekler fışkırmıştır.
Köye geri döndük; çok güzel bir yemek yedik; tavuk kanat ızgara vardı, tahin
helva vardı. Biz köye döndüğümüzde saat 22.00’ı geçmişti; Başlar köyünde bir süre taze süt beklemiştik ve yemeğe gecikmiştik.
30 Temmuz Cumartesi gecesi Zeki hocanın doğum günüydü; eşi küçük bir parti
hazırlamış. O yorgunluğa rağmen Zeki
bey yemek işinin önemli bir kısmını yaptı; Gökhan
ızgara işiyle, salata yapımıyla ilgilendi. Bıçak çok keskindi ve ilk gün Satı’nın parmağında epeyce derin bir
yarık açtı! Asma altına değişik kişiler gelip sohbet edip kayboluyorlardı. Doğum
günü için gelenler arasında kendisiyle orada tanıştığım Çetin Göksu da vardı. Çetin
hoca ODTÜ Mimarlık fakültesinde akademisyen; herhalde 1980’li yıllarda ablamın da
o bölümdeki hocasıydı; sanırım eşi de İspanyol’du; biraz Türkçe biliyordu.

O gece sabah 1.30’a kadar
sohbet edildi. Çetin bey sakin biri.
Anadolu Güneş Projeleri isimli güncel bir projesi var. Güneş Kent’lerle ilgili
epeyce bir kitabı var. Mersin’in
yılda 300 gün güneş aldığını söyledi ve projede önemli bir kent olduğunu
belirtti. Mersin Güneş Kenti önemli
bir proje. Habire HES MES PES yapanlar güneş enerjisine ne zaman büyük bir ilgi
gösterecekler bakalım! Çok fazla bilgi edindik, bunları aklımda tutmama imkân
yoktu. Sabahın ilerleyen saatlerinde uykuya yenik düşenler oldu ve herkes
odalarına dağıldı. Doğrusu ben bu bilgilendirmenin
devamından yanaydım; uykum da vardı ama bilgi uykudan önce geldiği için uykuya
direnmeyi tercih ederim! Belki başka bir zaman güneş kentleri dinleriz.

Öncesinde, doğum günü kısmında Zeki ve Begümşen hocayı tanıyanlar kısa birer konuşma yaptılar; mumlar
plastik bir kabı tutuşturdu ve kısa süreli bir yangıncık çıktı; tadımlık şarap
içtik. Köyde Liva pastanesi olsaydı
doğum günü pastası da yiyecektik!

Geceleri çok sakindi;
ağustosböcekleri de her zaman ötmüyorlardı; köyde pek köpek havlamazdı. Horoz
öttüğünü de hiç duymadım. Pazar sabahı organik sütlü güzel bir kahvaltıdan sonra bir demirci dükkânını
fotoğrafladık. Köyün birkaç kadını türlü konserve yapıyorlardı. Bakkalın
torununa selam çakıp Ormana’nın
yolunu tuttuk. Bir Roma çeşmesini gezip Ormana
evlerini dolaştık. Belediye başkanı Ayhan Keskin Zeki beyin akrabası, bizi
meydanda karşılayarak Mehmet Yücel Konukevi’ni gezdirdi. Konukevi sanırım
yakında açılacak. Böyle bir tane de Ürünlü’de
olması güzel olur. Yukarıdaki dağların sırtlarındaki yangın kulesi uzaklardan
bizi izliyordu. Buraya bir patika yol varmış; gidiş dönüş 3-4 saati bulurdu ama
isteyen olsaydı çıkabilirdik yani ben kesin çıkardım. Evlerden birinin yanında
Yılancık Çıkmazı yazıyordu. Sanırım o evde bir Yılancık tedavicisi hacı hoca
takımından birileri vardı. Bu yüzyılda hacı-hoca-üfürükçüye gidecek kadar cahil
ve akıl-yoksunu insanlarımızın olması üzücü.

Bahçelerde kırmızı dutlar
yendi; ben bir tane aldım ama ekşiydi, pek beğenmedim. Yiyenler “Eli kanlı
katillere” dönüştüler adeta; gerçekten de kana oldukça benzeyen bir görünüm
yaratıyordu dut. Zeki beyin akrabalarına, galiba amcaoğluna uğradık, bir fındık
ağacının altında serinledik ve 15.00 gibi Akseki
yol ayrımının biraz ilerisinden Ankara’ya hareket ettik. Yolculuk 7 saatten
fazla sürdü.

Güzel ve doğacı bir etkinlik
oldu; köy yaşamını algıladık; artısını eksisini gördük; artıyı ve eksiyi
tanımlamadan gerçeğe ulaşılamaz zaten. Bence Ürünlü Köyü projesi iyi niyetli, güzel
bir proje. Yöre halkı buna ciddi bir destek verirse başarıya ulaşılır ve bir
örnek teşkil eder. Emeği geçenlere teşekkür ederek yazımı önce üstat Diderot’tan bir sözle sona yaklaştırıp sonra
da bir müzikle sonlandırıyorum: Bana bazı
şeylerin aklımızı aştığını söyleseler de, bu, saçmalıklara inanmama yol açmaz.
Hiç şüphem yok ki aklımızı aşan şeyler var; ama aklımıza aykırı olan her şeyi
ve ona zıt düşen ne varsa, cesurca reddediyorum.”

Ve şarkı: Amigos Para Siempre (Hayat boyu Arkadaşlar):

http://www.youtube.com/watch?v=rsvVzAn_qlI&feature=related

Mehmet Murat ildan

http://mehmetmuratildan.hpage.com/

Read Full Post »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.